|
Milliyetçilik sadece Türk milliyetçiliği olduğunda değil, Kürt milliyetçiliği olduğunda da belalara davetiye çıkartan ve hiç de masum olmayan bir kavramdır.
GÖKHAN YAVUZ DEMİR Tarafsızlık palavradır. Problemler karşısında entelektüel, taraf olmamakla övünemez; çünkü böyle bir tavır problemleri yok saymak ve sessiz kalmak anlamına gelir. Oysa entelektüel, problemleri dillendiren, ömrünü problemlere vakfeden ve problemlerle beslenen adamdır. Asgarî bir entelektüel namus problemler karşısında makûl olmayı gerektirir. Bu sebeple tarafsızlık erdemli değildir. Erdemli olan makûl olmaktır. Mesele taraf olup olmamak değil, makûl olup olmamaktır. Hem taraf olup hem de makûl olunabilir.
Hüsamettin Arslan yakın tarihimizin bize miras bıraktığı, bir türlü çözemediğimiz, entelektüel enerjimizi tüketen, insanlarımıza acılar çektiren, Nutuk ’ta “anâsır” (unsurlar) iken Söylev ’de bizleri “azınlık” yapan problemlerimiz hakkında hem taraf hem de makûl olan bir kitap yazdı: Jöntürkler, Jönkürtler, Muhafazakârlar .
Ordu-siyaset ilişkisi, muhafazakârlar, Kürt açılımı, Ergenekon, resmî ideoloji gibi konular etrafında bizleri derinlemesine düşünmeye davet eden kitabın temel sorusu esasında şu: birarada yaşamak istiyor muyuz?
Türkiye’nin düşünce geleneğinde politik yelpazede yer alan taraflar, kendilerini değil karşıtlarını eleştirirler; kendilerine değil karşıtlarına çeki düzen vermek isterler. Laikler muhafazakârlara nasıl müslüman olunması gerektiğini; muhafazakârlar da laiklere nasıl laik olunması gerektiğini anlatırlar. Ama ne muhafazakârlar nasıl müslüman olunması gerektiğini ne de laikler nasıl laik olunması gerektiğini düşünürler. Türkiye’de solcuların nasıl solcu olması gerektiğini sağcılar, sağcıların nasıl sağcı olması gerektiğini de solcular en iyi bilir. Herkes kendinden emin, karşıtlarına akıl verir. Taraflar tam da kendilerinden bu kadar emin oldukları için Türkiye’nin mevcut politik problemleri karşısında biz TC vatandaşları kendimizi çaresiz ve umutsuz hissediyoruz.
Başka türlü birarada yaşamak isteyen insanların otuz yıldır birbirini boğazlamasını nasıl açıklayabilirsiniz? Ne sağduyu ne de politik akıl, kendi kendimizi soktuğumuz bu açmazı açıklayabilir. Hüsamettin Arslan, bu sebeple, tarafları birbirlerini değil, kendi kendilerini eleştirmeye ve dönüştürmeye davet ediyor.
Bir iç savaşı milliyetçiliklere vurguyla bitiremezsiniz. Milliyetçilik ve etnisizm sadece büyük belalara davetiye çıkarır. Milliyetçilik sadece Türk milliyetçiliği olduğunda değil, Kürt milliyetçiliği olduğunda da belalara davetiye çıkartan ve hiç de masum olmayan bir kavramdır. Milliyetçiliğin kapısı dışarıya açılır, içeriye değil. Türklerin Türklüklerine vurgusunda Kürtler, Kürtlerin Kürtlüklerine vurgusunda ise Türkler dışarıda kalır. Dışarıda kalmak istemeyen herkes kapısını ötekine açmalıdır. Başka türlü, Kürtler ve Türkler etnisist vurgularından vazgeçmezlerse kazananı olmayan bir savaşı bir otuz yıl daha sürdürürler. Bu savaşta hem Kürtler hem de Türkler, dolayısıyla Türkiye kaybeder. Bunun sorumlusu kim? Herkes ve hiç kimse. Bunun sorumlusu fanatizmlerdir.
Hüsamettin Arslan etnik fanatizme veya fanatik etnisizme karşı etik bir duruşu öneriyor: “Etik bir ‘koşul,’ bir ‘şart’ olarak ‘reel’dir ve onsuz birlikte yaşamak imkânsızdır. Sorumluluk etiği insanı sorumlu olmaya, ‘mesul’ olmaya çağırır; bedeninden, ruhundan ve eylemlerinden, dostlarından ve düşmanlarından, sevgisinden ve nefretinden, komşusundan ve başka insanlardan, ve herşeyden önemlisi ‘özgürlüğünden’ sorumlu olmaya çağırır. … Özgür olmak aynı zamanda ‘sorumlu olmak,’ ‘mesul’ olmaktır.” (s.4)
Fanatizmin günahlarının bedelini her gün memleketin başka bir yerinden bir günahsız daha öderken, memleketimin sağduyudan, vicdandan nasibini almamış fanatik Türk ve Kürt entisistleri, hiçbir “sorumluluk” veya “mesuliyet” hissetmeden canla başla davalarını savunmaya devam ediyor ve bu savaş sürdükçe iktidarlarına iktidar katıyorlar. Aşağıdakiler akan kanlarına ağıtlar yakarken, yukarıdakiler savaş tamtamları çalıyor. Bazıları Kürtleri Kürt olmadıklarına ikna etmeye çalışıyor, bazıları da Türk milliyetçiliğini aşırı bulurken Kürt milliyetçiliği yapmakta bir beis görmüyor; birileri Türk devleti adına konuşuyor birileri de Kürt devleti arzusuyla yaşıyor. Ama kimse şu makûl soruyu sormuyor: Biz adam gibi birarada yaşayamayacak mıyız?
Çünkü savaş Türk ve Kürt elitlerini birarada yarattı. Vicdansız ve fanatik olanlar bu etnisist Türk ve Kürt elitleridir. Öbür tarafta ise ister Türk ister Kürt isterse başka bir şey olsun, Hüsamettin Arslan’ın tabiriyle, biz “otantik halklar” varız. Biz otantik Türkler ve otantik Kürtler canımızın derdindeyken, etnisist Türkler ve etnisist Kürtler etnisite üzerinden politika yapmakta ısrar ediyorlar. Bizi adam yerine koymuyorlar. Bizim acılarımıza saygı göstermiyorlar.
Sorun Türklerle Kürtler arasında değil. Etnisist Türkler otantik Türkleri sevmiyorlar. Etnisist Kürtler de otantik Kürtleri sevmiyorlar. Zulüm Türklerle Kürtler arasında değil. Etnisist Türkler ile etnisist Kürtler elele güle oynaya biz otantik halklara zulmediyorlar. Bu savaşla beslenip semiren Türk ve Kürt elitlerin müşterek paydası devletçi, milliyetçi, hatta ırkçı, etnisist ve fanatik olmalarıdır. Otantik halkların paylaştıkları tek şey ise acılarıdır; Kürtçe veya Türkçe olması hiç fark etmeksizin çığlık olan acılarıdır.
Biz Anadolu’nun “otantik halkları” adam gibi yaşamak istiyoruz. Adam gibi yaşayabilmek için birbirimizi anlamaya mecburuz. Gerçekten diyaloga girmek gibi bir niyetimiz varsa fanatizmlerimizden soyunmalıyız. Fanatik Türkçülerden, fanatik Kürtçülerden, fanatik devletçilerden, fanatik ayrılıkçılardan, fanatik fanatiklerden arınmadıkça iki yakamızın biraraya gelemeyeceğini kimse görmüyor mu? Hangi türden olursa olsun fanatizmin vicdanı yoktur. Sizin vicdanınız var mı?
Hüsamettin Arslan etnisist değil etik bir perspektif öneriyor. Buna göre taraflar başta olmak üzere devlet de esnek olmalı. Böyle bir Türkiye’de hem Kürtler hem Türkler, yani hepimiz ve herkes için nefes almak mümkün:
“Etnisizmin yaygın olduğu bir ülkede ‘demokrasi’ olamaz. Türkiye’nin demokratizasyonu sürecinde Türkiye Cumhuriyeti ve onun politik elitleri, memleketimizin ve insanımızın selameti için ‘ırk, ulus, etnisite’ üzerinden ‘politik’ milliyetçiliği yasaklamalıdır; hiç kuşkusuz bunun en iyi yollarından biri yeni bir ‘sözleşme’ ya da ‘anayasa’dır. Çünkü Cumhuriyetin bugünkü anayasası bir Jöntürk anayasasıdır. Devletler resmî ideolojilerini ve anayasalarını değiştirdiklerinde de ‘devlet’tirler ve ‘iktidar’ olmaktan çıkmazlar. Resmî ideolojisi değiştiğinde, yeni ideolojinin devletin resmî ideolojisi olması kaçınılmazdır; çünkü ‘resmî ideolojisiz’ devlet olamaz. Dönüşme kapasitelerini yitiren resmî ideolojiler, içerikleri oldukları devletlerin yaşama imkânlarını ortadan kaldırabilirler. Resmî ideolojisi kırılmadığında, devletin kendisi kırılabilir. … Jöntürkler otantik Türkiyeli halklar için ne iseler, Jönkürtler de otantik Türkiyeli halklar için odurlar.” (s. 12)
Türkler ve Kürtler insan gibi beraberce yaşamak istiyorlarsa makûl olmak zorundalar. Türkiye fanatizmden/etnisizmden; Türkler ve Kürtler de kendi fanatik/etnisist faşistlerinden kurtulmalıdır.
Hüsamettin Arslan merhametli bir Tanrıya inanan herkes adına sesleniyor: Birarada yaşamamızı mümkün kılacak en insanî maksim Türkiye’dir; yalnızca Türkiye. Bu Kürtler, bu Türkler ve bu Türkiye!
Dr. Gökhan Yavuz Demir: Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Radikal |