Hiç tanımadığım Malroux’u bana Attila İlhan anlatmıştı.
Mümtaz İDİL/
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bu sitenin bir köşesinde, “Tanıdığım Yüzler” diye köşe açtı Kelime Ata. Sağolsun, tanımaktan onur duyduğum insanları orada anlatmaya çalışıyordum. Ama “bana ne senin tanıdıklarından” gibi bir ilgisizlik oldu sanıyorum. Oysa bana edebiyatı öğreten Attila İlhan’ı, memurluk yapma adam gibi otur yazını yaz diyen Yaşar Kemal’i, Back Draft filminin canlandırmasında kucak kucağa korktuğumuz Rutkay Aziz’i, Tunç Başaran’ı, şef çubuğunu Çorum Valisi Atıl Üzelgün’e hediye eden Gürer Aykal’ı, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi viyolonsel sanatçısı olduğu halde hep kendini bir kenara gizlemiş olan Doğan Cangal’ı, harika çocuklar listesinden Paris’e gidip de yüzümüzü kızartmadan dönen Suna Kan’ı, onun hep yakın dostu olmaktan gurur duymuş Ayla Erduran’ı, onlara eşlik etmekten hiç yılmayan Ayşegül Sarıca’yı, bu ülkeye Fazıl Say gibi bir piyanisti hediye eden Ahmet Say’ı, Ceyhan Mumcu’yu, Naciye Mumcu’yu, Ünal İnanç’ı, Kurthan Fişek’i... Ne bileyim, daha yüzlerce insanı anlatmak istiyordum o köşede, ama olmadı. Hiç tanımadığım Malroux’u bana Attila İlhan anlatmıştı. Josef Conrad ile birlikte, dünyanın son “gezginci” roman yazarlarından biriymiş meğerse. Umut romanını da o çevirmiş. Ama demişti Attila İlhan, bu adam dünyayı gezdiğine göre İstanbul’a da gelmiş olmalı. Ama kitaplarından hiçbirinde Türkiye’ye geldiğine ilişkin bir ipucu bulamadım. Olamaz, dedim kendi kendime. Mutlaka bir yerlerde söz etmiş olmalı. Mutlaka Türkiye’nin bir köşesinden geçmiş olmalı. Ama bulamadım, dedi Attila İlhan. Ben o sıralarda yirmi küsur yaşlardayım. Dışarıda sevgilim bekliyor. Koltuğumun altında para edeceğini sandığım bir çeviri var, ama Attila İlhan bana Conrad’dan söz ediyor... Malraux’nun Türkiye’ye gelip gelmediğinden. Ne Malraux’u bilirim ne Conrad’ı... Attila İlhan’ı da yeni tanımışım zaten. Tekrar gittim Tunalı Hilmi Caddesi’nde, bir bodrum katına. Attila İlhan yine orada şapkasıyla oturuyordu. Odada Hasan Bülent Kahraman, Buket Uzuner, Ayşe Kilimci, Nazlı Eray... Sonradan tanıdım hepsini. Gel, dedi Attila İlhan, gel buldum... Neyi bulduğuyla ilgili en ufak fikrim bile yoktu. Ben hala benim çevirimi basıp da elime üç beş kuruş bırakacaklarmının hesabındaydım. Malraux İstanbul’a uğramış, biliyor musun, dedi Attila İlhan. Bak, dedi önündeki bir metni odadakilerin hepsine dönerek okurken: “Adam öylesine aç, öylesine açtı ki... Sanırsın Galata köprüsünün altında balık bekleyen kediler gibiydi gözleri...” Nasıl bir gurur vardı Attila İlhan’ın gözlerinde anlatamam. Nasıl bir yazarlık duygusu. Utandım. Çevirimi de alıp çıktım oradan. Bunları yazmak istiyordum o bana Kelime’nin açtığı köşede. Değilse bu insanları tanımış olmanın piyasası için değil. Bir telefon sonunda geldi Borusan Orkestrası Çorum’a. Bir telefon sonunda İbrahim Yıldız tüm korosuyla Boğazkale’de konser verdi. Bir telefon ucundaydı Yıldız İbrahimova “Tonmaister nerede Mümtaz bey,” diye sorduğunda... Ali Dinçer karısını izlerken hayatının onurunu yaşıyordu. Ahmet Kanneci Rodrigo’nun Aranguez Mon Amour’unu çalıyordu. Erkan Oğur, aşağılarda bir yerde, Anitta Otel’de konser veriyordu, Moğollar fuar alanında ortalığı çılgına çevirirken. Bunlardı paylaşmak istediğim, ama olmadı.
|