• Advertisement
article thumbnailGür: Evet, ters tepmeye başladı

Adil Gür: Referandum Cumhurbaşkanlığı provası

article thumbnailMHP'de 'evet' depremi

Kurucular Kurulu'ndan zehir zemberek bildiri!

article thumbnail'Giderek daha despotik hale geliyor'

Eleştirmenler Erdoğan'ın giderek despotik hale geldiğini ve değişikliklerin de içten...

Kent-Gündem

article thumbnaiHayır broşürü dağıtanlara linç girişimi

Pazar, 05 Eylül 2010

Antalya'nın Serik İlçesi'ne bağlı Belek Beldesi'nde referandum çalışmaları kapsamında...

Diğer Yazılar

Dizi

article thumbnaiTanıdığım Yüzler- Ataol Behramoğlu

Cumartesi, 26 Eylül 2009

Müthiş bir kıskançlık duydum o anda. Bizim Mazlum, koskoca Ataol Behramoğlu’na, sıradan bir arkadaşıyla selamlaşır gibi selamlaşıyor, hatta yanına gitmeye bile gerek...

Diğer Yazılar

Medya Magazin

article thumbnaiMine Kırıkkanat Vatan'dan kovuldu

Pazartesi, 06 Eylül 2010

Vatan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan Mine Kırıkkanat'a gönderdiği veda yazısında "çıkartılma" kararının sebeplerini nasıl açıkladı?

Diğer Yazılar
Tanıdığım yüzler- Adalet Ağaoğlu PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 11 Temmuz 2009
Adalet Ağaoğlu, “Hani hiç karşılaşmayacaktık, yüz yüze gelmeyecektik” dedi ve sustu. Sonra eşi ile beni tanıştırdı ve bir daha da konuşmadı.

 

Mümtaz İDİL

Yıl 1990. Aylardan Kasım. Telefonla bir söyleşi yapmaya çalışıyorum. Telefonun öteki ucunda Adalet Ağaoğlu var. Kitaplarının arkasındaki resimler dışında, yüzünü hiç görmedim. Daha önce de hiç konuşmadım, ama bu kez bir söyleşi yapacağım, üstelik telefonla. Ankara-İstanbul söyleşisi yani...

“Sevgi Soysal’ın ölüm yıldönümü 22 Kasım,” demiştim öğleden sonra aradığımda, “Bir anı yazısı yazmak istiyorum. Çabuk unuttu insanlar.”

Akşam yeniden aradığımda, kaldığımız yerden devam ediyor Adalet Ağaoğlu:

“Haklısın Mümtaz,” diyor son derece sıcak bir sesle, “gerçekten çabuk unutuluyorlar. Ne biçim bir dünyada yaşıyoruz Allah’ını seversen?”

Susuyorum. İstiyorum ki, biraz daha girsin konuya. Gazetecilik alışkanlığı. Öyle, kuru kuruya anlatmayayım Sevgi Soysal’ı. Suskunluğum işe yarıyor:

“Kaybettiğimiz yazarları kitapları arasında değilse nerede bulabiliriz ki? Ben onların ölüm günlerini, eserlerini yeniden okuyarak yaşarım.”

Sesi  çatallaşıyor Ağaoğlu’nun. “Ne o,” diye soruyorum, “Hasta mısınız yoksa?”

Gripmiş, üşüttüğünü söylüyor, ama yine konuya dönüyor. Sanki patlamak üzere olan bir volkanı demir çubukla deşmişim gibi:

“Sevgi’nin en sevdiğim kitabı Tante Rosa, biliyor musun?” diyor. “Ne rastlantı,” diye cevap veriyorum. “Benim de en sevdiğim kitabı Tante Rosa.”

Sesi şaşırmış gibi değil. “Bu günlerde yine kucağımda Tante Rosa,” diye devam ediyor. “Onun bütün hareketliliğinin, başkaldırısının, değişimi sevişinin bütün ipuçlarını ilk kitabı Tutkulu Perçem’de bulurum. Kaybından bu yana bir okur kuşağı değişti. Kaçı ‘Yürümek’i, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni, Şafak’ı okudu acaba?”

Telefonda seslerimiz karışıyor. Ben bir şeyler söylemeye çalışıyorum, o başka şeyler. Ama ikimiz de Sevgi Soysal’ı birbirimize anlatmaya çalışıyoruz. Bir şeyleri paylaşmaya uğraşıyoruz. Sonunda nazik davranmam gerektiğini hatırlıyor, sözü ona bırakıyorum, ama büyük bir kıskançlıkla:

“Yoksa Sevgi’nin bizi her zaman heyecanlandırmış bu kitapları, günlük modalar arasında unutulup gitti mi? İlk romanı Yürümek Sevgi’ye çok yakışan, onu çok iyi anlatan bir isimdir. Durmaktan, durağanlıktan kafası da gövdesi de hoşlanmamıştır hiç. Şimdi burada olsa, onun burada olmayışı üstüne konuşmak zorunda kalışıma ne çok gülerdik. Kıstırılmış durumlarımızla dalga geçebilmek, kendimize gülebilmek... Bizim arkadaşlığımızın tuzu biberiydi. Yazar olarak Sevgi’yi anlatmak için elbette kitaplarına eğileceğiz, ama kişi olarak Sevgi’yi anlatmak bana bazen bir roman kahramanını anlatmaktan daha güç geliyor. Dümdüz, sopa gibi renksiz, kokusuz yaşamlardan hiç hoşlanmazdı. Son derece renkli bir kişiliği vardı.”

“Ben,” diyorum kendi kendime, “Hiç böyle düşünmemiştim. Bir yazarı yapıtlarından yola çıkarak tanımaya çalışmaktı benimki. Belki de biraz laf olsun diye başlanmış bir çalışmaydı ve sonunda benim de kontrolümden çıkan bir ürün filizlendi. Ama hiç böyle düşünmemiştim, bir arkadaş, bir dost, ne bileyim, yaşamımda önemli bir kişi olarak düşünmemiştim. Öyle olsa ne yazabilirdim? Adalet Ağaoğlu zaman zaman kardeşinin mi önce, Sevgi Soysal’ın mı önce öldüğünü karıştıracak kadar içten sevmiş Sevgi Soysal’ı ve ben telefonun öteki ucunda son derece mekanik biçimde dinlemek ve anlamaya çalışmakla uğraşıyorum. Biri bana can dostunu anlatıyor, kardeşini anlatıyor ve ben ancak kitaplarından yola çıkarak tanıyabildiğim bir Sevgi Soysal’ın romanlarını büyük bir zevkle okuduğum bir başka yazarın ağzından “edebiyat dışı” olarak dinliyorum.

“Eksikliğini çok hissettiğim zaman,” diye devam ediyor yavaş bir sesle Ağaoğlu, ‘duyamadım’ diyerek yineletiyorum söylediklerini.
“Eksikliğini,” diyor, “Eksikliğini çok fazla hissettiğim zaman Melih Cevdet Anday’ın “Teselli”sini anımsıyorum sık sık. Bana sanki şiir Sevgi arkadaşı tarafından anlatılmak için çok uygun bir şiirmiş gibi geliyor. Anday’ın şiiri şöyle... Şey, vaktin var mı, okuyayım mı?
“Lütfen.”

“Ben öldükten sonra hiç kimse
Benim de bir zamanlar kendileri gibi
Gördüğüme, işittiğime inanmayacak
Hatta Yunus Emre’yi okuyanlar bile inanmayacak.
Dilimin söylediğine
Fotoğraflarımın da bir şey ispat edeceğine sığınıyorum.
Fakat vapurdan çıktığımı
Yahut tramvaya bindiğimi görmüş olanlar
Veya şapka çıkardığımı hatırlayanlar
Kabul değil, inkar edemezler yaşadığımı.”

Karşılıklı susuyoruz. Biliyorum ki, bir şeyler söylemem gerek. En azından şiir hakkında birşeyler mırıldanmalıyım. Ne bileyim, “çok güzel,” ya da “ne kadar yerinde bir şiir,” demeliyim, ama diyemiyorum.

“Yani, ama...” diyorum zorlukla. “Tante Rosa gerçekten çok önemli bir yapıt ve birkaç insan dışında o kitabın değerini anlayan olmadı.

Karşıdan hiç yanıt yok. Belli Adalet Ağaoğlu başka şeyler düşünüyor o sıra. Belki bir başka şiir ya da Tutkulu Perçem’den küçük bir pasajı. Ama öylesine açık bir hüzün asılı ki telefonun tellerine, ne kadar silkelersek silkeleyelim, ikimiz de Sevgi’yi tellerin üzerinden düşüremiyoruz. Ben tanımadığıma yanıyorum, o ise tanıdığına. Ne garip bir çelişkinin ne anlaşılmaz bir söyleşiye dönüşmesi bu...

“Mümtaz,” diyor yine yumuşak bir sesle, “Neden insanlar bu kadar çabuk unutuluyor? Neden Asaf’ı unuttular böyle çabuk, neden Güner’i hiç anmıyorlar. Oysa bu insanlar ne kadar çok emek verdiler, ne kadar çok göz nuru döktüler? Nasıl bir çağda, nasıl bir dünyada yaşıyoruz biz?”

Anlıyorum, artık Adalet Ağaoğlu benle konuşmuyor. Çünkü sorularının yanıtını benden alamayacağını biliyor. Artık o, Sevgi Soysal ile Asaf Çiğiltepe ile ve sevgili kardeşi Güner Sümer ile konuşuyor. Bana soruyor, ama onları özlüyor. Anlıyorum, artık bundan sonraki konuşmalarımız Sevgi Soysal olmayacak, bundan sonraki konuşmalar bu dünyanın çirkinliğinden, dedikodularından, yozlaşmışlığından ve benzeri bir yığın insan dışılıklarından öte konuşmalar olacak.

Dostluklardan yakınıyor... Bana, daha önce telefon veya mektupla sürdürdüğü arkadaşlıklarını, yüz yüze geldiklerinde sürdüremediğini söylüyor. Benim dostluğumu kaybetmek istemediğini ekliyor.

Henüz hiç karşılaşmamışız. Ben de, “o zaman biz de yüz yüze gelmeyiz,” diyorum.
Gülüyor, “bunun öyküsünü yazarsın bir gün” diyor.
Ben de, bunun benim haddim olmadığını söylüyorum.
Telefonu kapatıyorum.

“Ruh Üşümesi” kitabını o sıralar yazıyordu. Hatta iki isim sormuştu, “hangisi daha uygun olur diye,” ben de kendi tercihi de olan “Ruh Üşümesi”nin güzel olduğu konusunda onu desteklemiştim.

Aradan yıllar geçti. Bir trafik kazası haberi beynimi altüst etti. Yürüyüşe çıktığı bir gün, kaldırıma çıkan bir araba onu “ölmeye yatırmıştı”. İnsanların çarpıklığından, vefasızlığından, duyarsızlığından yakınan Adalet Ağaoğlu, kendi halinde gittiği kaldırımda “trafik kazası”na kurban gidiyordu. Durumu ciddiyetini koruyordu ve ben de “lütfen ölme” diye çığlık atacak derecede dolanıp duruyordum Ankara’da.

Gidip görmek istiyordum, ama sözümden de caymak istemiyordum.

Şimdilerde pek görüştüğümüz yok. Ne o beni arıyor ne de ben onu... Zaten benim yitirdiğim dostluklar kocaman bir piramit oluşturdu. En ağır temel taşlarından birini de Adalet Ağaoğlu oluşturuyordu.

Bu yazı kısmen de olsa Cumhuriyet Dergi’de yayımlandı.

Ama ben çok daha korkunç bir şey yaptım: Adalet Ağaoğlu’na 1998 yılında sanırım TÜYAP kitap fuarında onur ödülü verildiği gün Kültür Bakanı İstemihan Talay ile fuara uğradık. Bütün o sihiri bozacak olanı gerçekleştirdim ve Adalet Ağaoğlu’nun karşısına, “Ben Mümtaz İdil Adalet hanım,” diye çıktım.

Yüzünün şeklini asla unutmuyorum: “Hani hiç karşılaşmayacaktık, yüz yüze gelmeyecektik” dedi ve sustu. Sonra eşi ile beni tanıştırdı ve bir daha da konuşmadı.

Hala da konuşmuyoruz.

Bana küstü.

 
< Önceki   Sonraki >

Siyaset

article thumbnailHükümetten yargıya boykot

Pazartesi, 06 Eylül 2010

Mecliste Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in verdiği resepsiyona AKP'yi ve Hükümeti temsilen hiç kimse katılmadı.

Diğer Yazılar
 

Yaşam

article thumbnailAİHM Dink kararını açıklayacak

Pazartesi, 06 Eylül 2010

AİHM; Hrant Dink'in ailesinin yaptığı başvurular ile ilgili bir açıklama yaptı.
+ Full Story

Dİğer Yazılar

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ

article thumbnailŞarköy'de iki gün...

Şarköy’de yapılacak Hıdrellez şenlikleri kapsamında davetli olduğumu öğrenince...

OĞUZ OYAN

article thumbnailSivil vesayet

Yargının görece bağımsız olduğu koşullardan yürütmenin tam emrinde bir yargıya...

HASAN UYSAL

article thumbnailBu referandum aptalların oranını verecek!

Sanki bu konuşmanın da düzeyi düşük mü? Bu da olabilir; ne yapayım ki konuşanın...

MUSTAFA KİRMAN

article thumbnailSadaka/Yalaka Ekonomisi'nin sonuçları

AKP hükümetinin muhaliflerini yok etmek, susturmak için her türlü yolu...

KEMAL KIRAR

article thumbnailMagazin

Evvela şunu bilelim: "Magazin" kelimesi, Farsça "mağaza"dan bozmadır

MÜMTAZ İDİL

article thumbnailBaykal cumhurbaşkanlığına mı oynuyor?

Emanetçi bir genel başkan ile seçime doğru yürürse CHP  ve bir...

YÜKSEL IŞIK

article thumbnailTarkan'ın Allanoi duyarlılığı, Eroğlu'nun tahammülsüzlüğü!

Tarkan’ın, “oynama şıkıdım, şıkıdım”ın sınırlarının içinde kalmasını...

RAHMİ YILDIRIM

article thumbnailİlhan Selçuk'un ardından

İlhan Selçuk, sadece benim ve benim kuşağımın değil, benden önceki ve sonraki...

SÜLEYMAN YAĞIZ

article thumbnailŞu palavraya bakın!

Asıl düzenlemeler, -paketin kabul edilmesi hâlinde- çıkarılacak uyum yasalarıyla...

UMUT YILMAZ

article thumbnailSıradan faşizm!

Siz evinizde, işyerinizde, sokakta, eşinizle, arkadaşınızla, çocuğunuzla, annenizle,...

AZİZ KONUKMAN

article thumbnailLiranın değer kaybetmesi çözüm değil

Teşhis yanlış olunca, kaçınılmaz olarak çözüm önerisi de gerçek...

KELİME ATA

article thumbnailSaid-i Nursiciler, Said-i Kürdicileri tasfiye edebilecek mi?

Cemaate bağlı polislerin kontrolündeki emniyet, Said-i Kürdici yapılanmalara operasyonlar...

ALİ E. BİLGİN

article thumbnail2009 krizinde sosyal sınıflar

2009’da Milli Gelir yüzde 4,7 azalırken, Türkiye’nin en büyük...

KONUK YAZAR

article thumbnailTürkiye, Dersim'le gurur duyacak mı?- Hüseyin AYGÜN

"Cumhuriyeti kurmakla övünen", "tek dil, tek millet" sloganlarıyla...

 

Kültür Sanat

article thumbnailSanal âlemin kralı Jackson

Pazartesi, 06 Eylül 2010

Michael Jackson internet üzerinden albümleri en çok indirilen isim oldu.
+ Devamı

Diğer Yazılar

Teknoloji Çevre

article thumbnaiTÜBİTAK BİLGEM kuruldu

Pazartesi, 06 Eylül 2010

TÜBİTAK bünyesinde yer alan TÜBİTAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Araştırma Enstitüsü ile Bilişim Teknolojileri Ensitüsü güçlerini TÜBİTAK BİLGEM...
Devamı

Dİğer Yazılar